1. Ana Sayfa
  2. Şehir ve Bölge Planlama
  3. Gıda daha iyi bir şehir oluşturabilir mi?

Gıda daha iyi bir şehir oluşturabilir mi?

featured
Reklam Sponsoru

Bir şehir nasıl beslenir? Bu, nadiren sorduğumuz ama medeniyetin özünde yatan bir sorudur. Şehirlerin beslenmesinin bizim ve gezegenimiz üzerinde yaptığımız her şeyden daha büyük sosyal ve fiziksel etkisi olduğu tartışılıyor. Yine de modern şehirlerde yaşayan çok azımız sürecin bilincindeyiz. Yiyecekler tabaklarımıza sihir gibi gelir ve oraya nasıl ulaşmış olabileceğini merak etmeyiz. Bir şehir için yiyecek üretilmesi, ithal edilmesi, satılması, pişirilmesi, yenmesi ve bertaraf edilmesi gerektiğini ve dünyadaki her şehir için her gün benzer bir şeyin olması gerektiğini düşündüğünüzde, bu şehirlerin beslenmesi dikkat çekicidir. Yemek, şehirleri şekillendirir ve onlar aracılığıyla bizi besleyen kırlar ve okyanuslarla birlikte kalıplar.

Her gün yiyeceklerle yapılmış alanlarda yaşarız, bilinçsizce şehirlerin kendisi kadar eski eylemleri tekrar ederiz. Paket servislerin modern bir fenomen olduğunu varsayabiliriz, ancak 5000 yıl önce dünyanın en eski şehirlerinden bile marketler ve dükkanlar, barlar ve kafeler, mutfaklar ve çöplükler her zaman kentsel yaşamın zeminini oluşturmuştur. Yemek varlığımızın her yönünü şekillendiriyor. Bu nedenle yemeğe odaklanmak daha iyi şehirler ve daha iyi yaşamlar için bir anahtar olabilir. 

şehir nasıl beslenir

“Hem yemek hem de mimari günümüzün en önemli sorunları, ancak bunların birbirleriyle çok nadiren bağlantılı olduğunu görülmektedir.  Bu konuyu Hungry City adlı kitabın yazarı Carolyn Steel detaylı bir şekilde araştırmış. Gıdanın hayatlarımızı nasıl şekillendirdiğini ve şehirlerimizi beslemenin günlük mucizesini gün yüzüne çıkarıyor. Yaşamları iyileştirmek için yemek yeme ve şehircilik arasındaki bağlantının anlaşılmasını sağlıyor.

Reklam Sponsoru

Şehirlerin bir metabolizması olsaydı elektrik ve diğer enerji kaynakları sinir sistemi olarak düşünülebilirdi. Şehrin can damarı ise kırsaldan şehre sürekli gıda akışı olmasıdır. İnsan vücuduna besin getiren arterler gibi, insanlara yiyecek getiren karmaşık ağ, atıkları filtreleyen, ortadan kaldıran ve bertaraf eden bir başkasıyla paraleldir. Kentsel yerleşimlerin tüm karmaşık işlevleri arasında, bu sürekli beslenme ve temizlik görevi, manzaranın o kadar büyük bir parçasıdır ki, çoğu zaman fark edilmeden kalır. Kıtlık veya savaşla bozulana kadar hafife alınır. Yaşama şeklimiz, çevre, iklim, ruh halimiz, mutluluğumuz ve tüm toplum, nasıl yediğimizle, yemek kültürümüzle şekillenir. Sağlıklı ve başarılı yerler için plan yapacaksak önce yemek için plan yapmalıyız.

Peki bir şehir nasıl beslenir?

Bir restorana gittiğimizde yada sinema salonunda beklerken yiyebileceğimiz şeylerin olmasını çok doğal karşılarız. Sihirli bir şekilde bir yerlerden gelir bize. Yeterli miktarda yiyecek üretilmeli, nakledilmeli, alınmalı ve satılmalı, pişirilmeli, yenilmeli ve atıklar ayrılmalı. Bu süreç her gün dünyanın her yerinde gerçekleşirken kaçımız bunu farkında? Bu şekilde yaşarken yemeğe en az insanlar kadar ihtiyaç duyan hayvanları unutuyoruz. Şehirlere göçen insan sayısı arttıkça doğa da değişmeye devam ediyor. Şehirlere göçen insanlar arttıkça et yiyen insan sayısı da artıyor. Tahminlere göre 2050 yılında bundan iki kat fazla insan olacak ve bununla birlikte et ve süt tüketimi 2 kat artacak. Bu yüzden et ve şehircilik beraber artmaktadır. Beraberinde de büyük bir problemi getirecektir. Varsayımlara göre, 2050 yılında 6 milyar etobur insan olacağı düşünülmekte. Tarıma elverişli yeni araziler yaratmak için her yıl 19 milyon hektar yağmur ormanı kaybedilmektedir.

Bununla beraber halihazırdaki aynı miktar tarım alanlarını da tuzlanma ve erozyonla kaybediyoruz. Fosil yakıtlar da yetersiz. Tükettiğimiz yiyeceklerin her kalorisi için 10 kalori harcanıyor. Yüksek maliyetli üretilen yiyeceklerin bulunmasına rağmen bunları değerlendiremiyoruz. Yiyeceklerin çoğu israf edilmekte. Buna son vermek için gezegende tam anlamıyla herkes beslenemiyor bile. 1 milyar obez insan varsa 1 milyon aç insan var.

https://www.greenrabbits.org/what-is-sitopia

Peki dünya bu noktaya nasıl geldi?

Carolyn Steel bu sorunun cevabını yaklaşık 10.000 yıl öncesine dayandırıyor. Tarım ve şehircilik kavramları o zamanlar ortaya çıkmıştır. Aynı yerde ve aynı zamanda. Bu bir rastlantı değildir çünkü tarım ve şehir birbirine bağlıdır. Birbirlerine ihtiyaçları vardır. Tahıl ilk keşfedildiğinde kalıcı yerleşim yerlerini ayakta tutabilecek sürekli ve yeterli miktarda üretilmiştir. Bu yerleşim yerlerine bakıldığında kompakt bir yapıda oldukları görülmektedir. Üretken tarım arazileri ile çevrili, büyük tapınak yapılarının yerleşimi hakimdir o zamanlara. Eski zamanlara bakıldığında, Roma M.S. 1. yüzyılda 1 milyon nüfusa sahipti. Bunun gibi bir şehir kendini nasıl besler? Cevabı antik yiyecek yolları ile. Romanın denize ulaşımı olduğu göz önüne alındığında uzun mesafelerden yiyecek ihraç etmesine olanak sağlıyordu. Antik dünyada bunu yapabilmenin tek yoluydu. Yiyecekler çok hızlı bir şekilde taşınabiliyordu. 

Şehirler coğrafi koşullar tarafından kısıtlanırlardı ve yiyeceklerini çok zor fiziki araçlar ile elde etmekteydiler. Bu değiştiğinde, birdenbire coğrafyadan bağımsız hale gelmişlerdi. Bu değişim trenler geldiğinde oldu. Trenler geldikten 90 yıl sonra şehir hayvanların yürütülerek getirildiği, beslenmesi nispeten kolay olan ufacık bir yapıdan hem hayvan hem insan için yaya olarak beslenmenin çok zor hale geldiği büyük bir yapıya dönüşmüştür. Bu süreç arabaların ortaya çıkması ile daha da kolaylaştı ve son buldu. ’’Şehrin doğa ile olan tüm ilişkilerinden kurtuluşudur.’’ diyor Steel. Eskiden yiyeceklerin alınması ve satılması sosyal bir olaydı. Şimdi ise anonim bir şekilde gerçekleştiriliyor. Gıdalara yeterli önem verilmiyor. Modern gıda sistemlerinin en büyük ironisi daha kolay hale getireceklerini söyledikleri şeyleri daha da zorlaştırmaları. İnsanları ve doğa ile olan ilişkilerini uzaklaştırıyorlar. Ve insanları sadece kendilerinin dağıtım yapabileceği sistemlere bağlı hale getirdiler.

Peki bunun için neler yapılabilir?

Thomas More bu soruyu 500 yıl önce sormuş. Bu onun ütopya kitabının ilk sayfasını oluşturan  soruydu. Ve bu bir dizi yarı bağımlı şehir devletleriydi. Bir yerden diğerine bir günlük yürüme mesafesinde, herkesin deli gibi çiftçilik yaptığı, ve arka bahçelerinde sebze meyve yetiştirdiği ve beraber topluca yendiği bir yaşam. Ütopyayı temel anlamda şekillendiren şey yiyecektir. Burada başka bir ütopik düşünce vardır ki Ebenzer Howar’ın ’’Yeşil Şehri’’. Fikirleri aynı. Büyük şehre ait ve onun etrafında bulunan tarıma elverişli küçük yerler, demiryolu ile birbirine bağlanıyor. Temel prensip yine aynı; Yiyecek. Yiyeceklerle şekillenen bir dünyada yaşıyoruz. Bunu fark edersek yiyecekleri dünyayı farklı bir şekilde şekillendirmek için, kavramsal bir araç olarak kullanabiliriz. 

Hayatın merkezinde yiyecek vardır. Aile hayatının merkezinde, kutlanılan, zaman harcanan şeydir. Carolyn Steel kent ölçeğinde neler yapılabileceğini çok güzel özetlemiş. Tasarım açısından yapmamız gereken;  “kentsel-kırsal ara yüzün maksimizasyonu”. Bu herhangi bir ölçekte yapılabilir. Mutfağa bir pencere kutusu koyarak ve orada şifalı bitkiler yetiştirip, kentsel-kırsal ara yüzü bir oda ölçeğinde maksimize etmiş olunur. Bahçeli bir ev varsa, bu ev ölçeğinde yapılabilir. İçinde meyve ağaçları olan bir sokak içinse mahalle ölçeğinde yapılabilir.

Yazımı 650 yıl öncesine ait bir resim ile bitirmek isterim. Ambrogio Lorenzetti’nin  İyi Bir Devletin Alegorisi. Bu resim şehir ve kırsal arasındaki ilişki hakkındadır. Mesaj çok açık. Eğer şehir kırsala göz  kulak olursa, kırsal da şehre göz kulak olur. Ne yiyorsak oyuz aslında. Aynı zamanda dünyanın da ne yediğimizle ilgili olduğunu farkına varmalıyız. Bu fikri ele alırsak, yiyecekleri dünyayı daha iyi şekillendirmek için çok güçlü bir araç olarak kullanabiliriz.

Yorum Yap

Yazar Hakkında

Bilkent Üniversitesi Kentsel Tasarım ve Peyzaj Mimarlığı

Yorum Yap